Buradasınız :  Roportajlar/ Tarikat Hakkında Bilinmeyenler
Kategori:
Röportajlar
8237 kez Okunmuş

Tasavvuf Ehlinin Cihad Anlayışı


Cenab-ı Hak Kur’an-ı Kerim’de, insanları ve cinleri sadece kendisine ibadet etmeleri için yarattığını bildirir.[1] Buna göre, insanın dünyadaki aslî görevi, ubudiyettir. Yani Yüce Yaratıcısına kulluk etmektir.

 

Bahsi edilen kulluğun çerçevesi ayet ve hadislerde açık ve net olarak beyan edilmiştir. Ancak bu vazifeleri gerek şahıs gerekse toplum planında hakkıyla yerine getirmek öyle kolay değildir. Çünkü nefs ve şeytan gibi iki önemli düşman hevâ ve hileleriyle kula durmadan çelme takmakta, bu kıymetli yolda yürümesine mani olmaya çalışmaktadır.

 
Temel karakteristik özellikleri fitne ve bozgunculuk çıkarmak olan zahiri İslam düşmanlarını da buna ilave edecek olursak yoldaki başlıca engelleri üç sacayağı üzerine oturtabiliriz.
 
Bu arada şunu belirtmekte fayda var; İslam düşmanlarının, ubudiyete engel teşkil etmeleri iki cephelidir. Bir yönü kendilerine diğer yönü insanlığa bakar. Onlar inkâr ve ifsadlarıyla bir taraftan kendi ubudiyetlerini diğer taraftan insanlığın ubudiyetini tehdit ederler.
 
İşte “cihad” diye tabir edilen kavram, temelde bu üç düşmana karşı yapılagelen her türlü meşru mücadelenin adıdır. Âlimlerimiz cihadı, genelde bu şekilde kategorize etmişlerdir.[2]
 
Ne ki bugün “cihad” dendiğinde aklımıza sadece zahiri İslam düşmanlarıyla yapılan fiili mücadele geliyor. Oysa evrensel anlamda İslam dinini yaşamaya ve yaşatmaya dönük olarak atılan adımların tümü din ıstılahında “cihad” kavramıyla karşılanmıştır. Bu mücadele gerektiğinde kılıçla gerektiğindeyse dil, mal, kalp, ibadet ve taatle yapılır.
 
Buna göre; i’lây-ı kelimetullah için cephede savaşan müminin ortaya koyduğu çaba nasıl ki “cihad” olarak nitelendiriliyorsa, insanlığa kalemi ve kelamıyla marufu emredip onları münkerden sakındıran, İslam’ı yayma ve yaşatma hizmetine maddî-manevî destekte bulunan; nefsini düzeltmek için mücadele veren müminin çabası da “cihad” olarak nitelendirilir.
 
Dini bir terbiye metodu olan Tasavvuf, bu manada cihadın kışlası gibi görülebilir. Çünkü o, taliplerini cihadın her üç kolu için de teşvik ve teçhiz eder. Ancak bunlardan nefs cihadına öncelik verir. Zira nefs insanın en büyük düşmanıdır. Kur’an-ı Kerim “Nefsini arındıran kurtuluşa ermiştir”[3] buyururken ebedi felâha ancak onu tezkiye etme neticesinde erişilebileceğine dikkati çeker. O nedenle Resûl-i Kibriyâ (s.a.v) nefsle yapılan mücahedeyi “el-cihad’ül-ekber/büyük cihad” olarak tavsif etmiştir.
 
Dinimizin nefsle cihadı bu şekilde vasıflandırması, diğer ikisini daha az önemsediği için değildir. Aksine, onların hakiki anlamda gerçekleşmesinin de bu sayede mümkün olacağı içindir.
 
Şöyle ki; şeytan insanoğluna, kendisindeki “nefs” letâifiyle irtibat kurmak suretiyle yaklaşır. Bu letâif terbiye edilip belli bir kemal seviyesine ulaştırıldığı zaman şeytanın iğvası da o nispette etkisizleştirilmiş olur. Bu da insanı, Cenab-ı Hakk’ın emir ve yasaklarına karşı daha hassas ve duyarlı hale getirir.
 
Zahiri İslam düşmanlarına bakıldığında, bu düşmanlıklarının temelinde yine “nefs” faktörünün olduğu görülür. Çünkü inkâr ve ifsâdın temel kaynağı odur. Eğer nefs olmasaydı insanoğlu, melekler gibi saf ve temiz olurdu. O itibarla İslam düşmanlarıyla yapılan cihadın hedefinde de, kalblerin imanıyla beraber nefslerin terbiye edilerek İlahi emirlere itirazsız bir şekilde ser füru etmesini sağlamak yatar.
 
Bu arada zahiri düşmanla fiili mücadeleye girişecek olan kimsenin, kendi nefs mücadelesinde önemli derecede mesafe kat etmiş olması da mühim bir meseledir. Nefsini henüz “emmâre” sıfatından kurtaramamış birinin cepheye gitmesi ve Allah için canını ortaya koyması beklenebilir mi? Böyle biri cepheye gitmiş olsa bile bu durumun, dünyevi çıkar ve riyakârlıktan uzak olmayacağını kim iddia edebilir?
 
Özetle; her üç cihadda da esas itibariyle “nefs”in ıslahı söz konusudur. Nefs ıslah edilmelidir ki insanlığın, Allah Teâlâ’nın emir ve yasaklarına hakkıyla riayet etmesi sağlanabilsin. Nefs ıslah edilmelidir ki inkâr, isyan, fitne ve bozgunculuk yeryüzünden silinebilsin. Nefs ıslah edilmelidir ki sulh ve adâlet dünyaya hâkim olabilsin. Nefs ıslah edilmelidir ki insanlık “ulûhiyet” iddiasında bulunmayı bırakıp “ubudiyet” dairesinde kalabilsin. Nefs ıslah edilmelidir ki kendini hakkıyla tanıyabilsin. Zira tasavvuf erbabının da ifadesiyle “Nefsini bilen Rabbini bilir.”
 
_______________________________

[1] Zariyât, 51/56
[2] Râgıb el-Isfehânî, el-Müfredât, 108
[3] Şems, 91/7

 


Bu Yazılarda Dikkatinizi Çekebilir