Buradasınız :  Roportajlar/ Tarikat Hakkında Bilinmeyenler
Kategori:
Röportajlar
9309 kez Okunmuş

Cemaatten Ayrılanı Kurt Kapar!


Tasavvuf ve manevi terbiyeden kaçanlar, meşhur bir sözle uyarılırlar: “Mürşidi olmayanın mürşidi şeytandır.”

 
Büyük veli Beyazid-i Bistamî’ye (k.s.) ait olan bu söz, doğrusu hassas bir konuya işaret ediyor. Öyle ya; eğer bu ifade dinî bir delile dayanıyorsa, gerçek bir mürşidin talebesi olmayan herkesin durumu yeniden gözden geçirilmeye muhtaç. Eğer bir tecrübe ve gözleme dayanıyorsa, tecrübe bir ilimdir ve bir hakikat payı aranması gerekir.
 
Sıkça kullanılan bu ifade, “Bir mürşidin elinden tutanlar şeytanın elinden kurtulmuş mu oldular? Biz öyle şeyhleri gördük ki, şeytanı hiç aratmıyorlar! Hem iyi de olsa şeyh bir peygamber mi ki, ona uymayanlar iflâh olmasın? Biz Kur’an ve Sünnet’ten başkasına uymayız” itirazıyla karşılana gelmiştir.
 
Bu meselenin iç yüzünü öğrenmek için şüphesiz en doğru yol, konuyu yanılmaz iki şahidin, yani Kur’an ve Sünnet’in ölçülerine göre ele almak olacaktır...
 
Önce şunu belirtelim ki tasavvuf ehli, mürşid deyince gerçekten kendisine uyulmaya layık bir Allah dostunu kasdederler. Gerçek mürşid âlimdir, ariftir, takva ve edebte zirvedir, nur ve feyiz sahibidir. Ayrıca insan terbiyesinde ehliyetli ve irşad işinde izinlidir, Hz. Peygamber’in (s.a.v.) vârisidir. Çünkü kendisi terbiye olmamış bir kimsenin başkasını terbiye edemeyeceği açıktır.
 
İkinci olarak, mürşid deyince tek bir insan değil, o insanının etrafında toplanmış, gönlünü ve yönünü Allah’a çevirmiş bir cemaat akla gelmelidir. Çünkü gerçek mürşid, takva yolunda bir imamdır ve kendisine uyanlar için emin bir rehberdir. Böyle bir mürşidin elinden tutan kimse, aynı zamanda birçok mümin kardeşiyle Allah yolunda el ele tutmuş demektir. Şeytana karşı bu ne büyük bir kuvvet ve ne sağlam bir siperdir!
 
Kâmil mürşidden kaçmak, böyle bir cemaatten uzaklaşmak ve dini yalnız başına yaşamaya çalışmak demektir. Bu ise ne kadar zevksiz bir iş ve desteksiz bir gidiştir! Tasavvuf, topluca tevbe etmek, birlikte zikretmek, şeytanlara karşı birleşmek, hak için birbirini desteklemek ve cemaat halinde Allah yolunda yürümektir.
 
“Mürşidi olmayanın mürşidi şeytandır” sözü, Hz. Kur’an’a aykırı değildir; aksine birçok ayet tarafından desteklenmektedir. Çünkü tek başına kalan bir kimsenin insan ve cin şeytanlarına yem olacağına Kur’an’daki pek çok ayet işaret etmektedir. Allahu Tealâ, kendi yolunda topluca hareket etmemizi emrediyor. Parçalanmayı, dağılmayı, tek başına kalmayı yasaklıyor (Âl-i İmrân/102-103). Bunun, düşmanlar karşısında zayıflık ve mağlubiyete sebep olacağını belirtiyor (Enfal/46). Yine Cenab-ı Hak hepimizi gerçek takvaya çağırıyor ve bunun için sadık kullarla beraber olmamızı istiyor (Tevbe/119).
 
Öte yandan, Allah’ın zikrinden kaçanların şeytanın kucağına düştüğünü de Kur’an-ı Kerim şöyle ifade ediyor:
 
“Her kim Rahman olan Allah’ın zikrinden gafil kalırsa, biz ona bir şeytan musallat ederiz; o şeytan ondan hiç ayrılmaz. Bu şeytanlar onları doğru yoldan alıkoyarlar, onlar ise kendilerinin doğru yolda olduklarını sanırlar.” (Zuhruf/36-37)
 
“Rehberi olmayanın, tek başına kalanın rehberi şeytandır” sözü, birçok hadis-i şerifin ortak manasını da ifade etmektedir. Şöyle ki, Resulullah Efendimiz (s.a.v.), şeytanın insan kurdu olduğunu, herkese pusu kurduğunu ve cemaattan ayrılan, tek başına kalan kimseyi kolayca yuttuğunu haber veriyor. İşte Rahmet Peygamberi’nin (s.a.v.) uyarıları:
 
“Şeytan insan kurdudur; sürüden ayrılan, tek başına kalan koyunu dağdaki kurt nasıl kaparsa, cemaatten ayrılan kimseyi de şeytan öylece kapar.” (Ahmed, Tabaranî)
 
“Sizin cemaat halinde bulunmanız gerekir. Ayrılıktan, tek başına kalmaktan sakının. Şüphesiz şeytan tek başına kalanla beraberdir. O, (Allah için beraber olan) iki kişiden uzak durur.” (Tirmizî, Ahmed, Hakim)
 
“Şüphesiz Allahu Tealâ, ümmetimi sapık fikir ve fitne üzerinde bir araya getirmez. Allah’ın eli (rahmet ve desteği) cemaatin üzerindedir. Kim cemaatten ayrılırsa ateşe düşer.” (Tirmizî, Tabaranî)
 
Bu mealdeki hadislerin ortak manası ve uyarısı şudur: Dini tek başına yaşamaya kalkmayın. Allah yolunda birlik olun, âlimlere uyun, takva üzere giden cemaate sımsıkı yapışın. Tek başına kalanın kalbini şeytan sarar, Cenab-ı Hakk’ın yolundan alıkoyar ve kolayca zarara sokar. Bu ortak düşmana karşı birlik kalesine sığının, Allah sevgisini siper edinin ve ölene kadar böyle yaşayın. Böylelikle güven içerisinde olursunuz.
 
Şu halde “Başında bir rehberi olmayanın rehberi şeytandır” sözü Kur’an ve Sünnet’e aykırı değildir. Tecrübeler de onu desteklemektedir. Bir âlime gitmeden ilim sahibi, bir ustaya gitmeden meslek sahibi olunsa bile bu, kâmil manada gerçekleşemez.
 
O nedenle arifler demişlerdir ki: “Kendi başına büyüyen ağaç yaprak açar, fakat meyve vermez. Verse de meyvesi yenmez. Bir edeb ehlini görmeyen gerçek edeb nedir, bilmez. Bildikleri de kendisine yetmez.”
 
Bazıları, “Biz Kur’an ve sünnete uyduktan sonra niye sapıtalım ki? Bizim emniyetimiz mürşide değil, Kur’an ve Sünnet’e uymaktır. Mürşide ve müridlerine lazım olan da bu değil mi?” diye soruyorlar.
 
Evet, hepimiz içimiz ve dışımızla ilahi hükümlere uymakla mükellefiz. Kâmil mürşidlerin bundan başka bir hedefi yoktur. Bütün mesele, her durumda Kur’an ve Sünnet çizgisinde giden Allah adamı olabilmektir. Buna ihsan makamında kulluk denir. Acaba bunun en güzel yolu nedir? Sadece okumak mı, yoksa yolu bilene uymak mı? Mesafesi uzun, engelleri çok, tehlikeleri fazla, her yanı gizli düşmanlarla çevrili bir yolu, sadece tarifle mi gitmek daha emniyetlidir, yoksa yolu bilen bir rehber eşliğinde mi?
 
Bu yol, insanın, benliğini aşıp hakikatine ulaşma yoludur. Bu yoldaki en büyük engel insanın nefsidir. Bu yol, Âlemlerin Rabbi’ne gerçekten kul olma yoludur. Ne var ki yolun etrafı düşmanlarla çepeçevre kuşatılmış durumdadır. Onun için yalnız başına yola çıkmak tehlikeleri yalnız başına göğüslemek demektir; neticeye ulaşılamayabilir...
 
Kur’an-ı Hakim, şeytanın -ihlaslı kullar dışında- insanların tamamını azdıracağına dair yemin ettiğini bildiriyor. (Sa’d/80-83). O peygamberlere bile hile yapmak, vesvese vermek ister, ancak Allah (c.c.) buna müsaade etmez; onun hile ve vesvesesini giderir. (Hac/52). Kâmil mürşidler şeytanın baş düşmanıdır; o sebeple onlara yanaşmak ister, karşısında yine ilahi nuru bulur; siner, kaçar. Çünkü, onlar Âlemlerin Rabbi’ne teslim olmuşlardır. O da onları özel himayesine almıştır (Nahl/99, İsra/65). Şeytanın şerrinden peygamberler ve veliler ancak Allah’ın yardımıyla emin oldular. Yolu bir kere Mekke’ye, beş defa tekkeye uğrayan bir müslüman ondan kurtulduğunu nasıl düşünebilir?
 
Mürid, Allah’a yönelen kimse demektir. Şeytan en fazla bu kimselerle uğraşır. Bunun için her yolu dener. Şeytanın en iyi yaptığı iş ise vesvese vermektir. Açıkça günaha sokamadığı müridi, yaptığı hayırlı amelleri ile azdırmaya çalışır. Ancak, mürşidine ve cemaatine bağlı sadık bir müridin bir tane şeytanı varsa, binlerce dostu ve yardımcısı mevcuttur. Onların bereketiyle hastalığını anlar, ilacına koşar.
 
Ancak, kalbini değil cebini düşünen, din değil dünya derdine düşen, niyeti sakat olduğu halde sadık görünen kimseler, şeytanın maskarası, müslümanların yüzkarasıdır. Bunlar mürşid değil şeytandır, mürid değil, münafıktır. Ve onlar bizim konumuzun tamamen dışındadır.
 
Son olarak şunu ifade edelim; tek başına hakikati arayan kimse yorulur, çoğu zaman şeytanın oyuncağı olur. Şeytan bu insanı şayet açıktan günah işlemeye sevk edemezse, yaptığı hayırlara yönelir. Bu yolla onu zarara sokmaya çalışır, bunu da çoğu defa başarır. Şeytan ilim ve amel sahiplerini daha çok gizli günahlara sevk ederek aldatır. Onu gösteriş, kin, kibir, hased, gaflet, eşyaya aşırı muhabbet, makam hırsı, kendini beğenme, ameli ile övünme, insanları küçük görme gibi tespiti güç, tedavisi zor günahlara daldırır.

Başında bir mürşidi, çevresinde kendisini uyaracak kardeşleri olmayan kimse, asıl halini anlamadan ve bir çaresine bakamadan ölür, gider. Sonuçta insan ağlar, şeytan güler…

 


Bu Yazılarda Dikkatinizi Çekebilir