Buradasınız :  Yazarlar/ Râbıtada Hedef Nedir?
Kategori:
Yazarlar
6803 kez Okunmuş

Doç. Dr. Dilaver SELVİ
info@tasavvufnedir.com


Râbıtada Hedef Nedir?

Râbıtada hedef, mürşid değil irşaddır. Gaye, güneş değil ondaki ışıkla aydınlanmak ve ışık içinde yaşamaktır. Yağmurdan maksat, meyvedir. Mürşidden yansıyan nur ve alınan edep Yüce Allah’a güzel kulluk yapmak içindir.

 
Dışımızda ve içimizde hayat sebebi kılınan bu güneşler, Yüce Allah’ın özel ikramıdır; ikisi de şükür ister.
 
Asıl iş, Allah için sevilen ve rehber seçilen velideki güzel sıfatlara bürünmek ve yüksek ahlâka uymaktır. Yani râbıta; itikad, niyet, amel ve hâlde Allah dostuna benzemektir.
 
Râbıtanın bir diğer hedefi, kâmil mürşid vesilesiyle kalbe nur, sekinet, rahmet ve feyiz çekerek, onu kuvvetlendirmek ve düşmanlarına karşı koruma altına almaktır. Kalbin düşmanı çoktur. En tehlikeli olanları şeytan, nefis, şeytanlaşmış insanlar ve süslenmiş dünyadır.
 
Bütün bu düşmanların tehlikesini görmek, hilesini bilmek, fitnesini fark etmek için nur lazımdır. Onların çekim ve cazibesinden kurtulmak için iman, ilim, basiret ve sabır yanında özel yardıma ihtiyaç vardır. Müminler zayıf kaldıkça Allah onları destekler. İlahî yardım olmadan kul kendisini bu düşmanlara karşı koruyamaz.
 
Râbıta, yüce Allah’ın dostuyla rûhen kaynaşmak ve onun bir parçası olmaktır. Allah için kurulan bu beraberlik, Yüce Allah’ın özel rahmet, sevgi ve yardımına mazhar olmak için en güzel bir vesiledir.
 
Râbıta bir veliyi belli zaman dilimi içinde hayaline alıp düşünmekten ibaret değildir. Aslında bu da güzel ve faydalıdır; fakat bizden istenen râbıta, irşad makamındaki kâmil veliyi Allah için sevip Ondan aldığı nur ve terbiyeyi bütün hayatına yansıtmaktır. Yani, bir mürşidin terbiye tezgâhında Allah’ın boyası ile boyanmaktır.
 
Râbıtanın şekli değil, sonucu önemlidir.
 
Râbıta, velinin hayaliyle avunmak değil hayâ ve edebiyle süslenip olgunlaşmaktır.
 
Râbıta, velinin gözüne değil özüne bakmaktır.
 
Râbıtada hedef, velinin yüzü değil özüdür, sarığı değil sırrıdır, eti-kemiği değil edebidir, zâhiri değil bâtınıdır, kisvesi değil kalbidir. Çünkü veliye verilen takva nuru, kalbindedir; İlahî aşk gönlündedir. Elbette bu kalbi taşıyan beden de Allah katında şereflidir, kıymetlidir.
 
Kâbe taştan yapılmıştır; fakat Yüce Allah orayı “evim” diyerek kendine nispet ettiği için, âlemde en şerefli, en bereketli ve en faziletli bir yer olmuştur. Öyle ki Kâbe’nin içinde bulunduğu mescidde kılınan bir rekât namaz, diğer yerlerden yüz bin kat faziletlidir. Aynı şekilde Yüce Allah, kalbini nurlarıyla süsleyerek nazar yeri yaptığı veli kulunu da “dostum” diyerek zatına nisbet etmiştir. Bu özel nisbetle veli öyle bir şeref ve bereket kazanmıştır ki onun ruhuyla kaynaşan, kalbiyle buluşan, gönlüne giren, sohbet ve nazarları altında terbiye gören herkes Cenab-ı Hakk’ın özel tecellilerinden nasiplenir, veliye bahşettiği rahmetten hissedar olur.
 
Zikir ehli bir Allah dostunun bastığı topraklar bile diğer topraklara karşı övünerek “Üzerimde bir mümin Allah’ı zikretti, namaz kıldı” diye sevinir ve onunla övünür.[1]
 
Mürşid-i kâmilin kendini sevenlerden istediği tek şey, onu övmeleri, elini eteğini öpmeleri, kendisiyle insanların içinde övünmeleri değil kendisinde gördükleri kâmil mümin edebine bürünmeleri, sırrına ulaşmaları, kalbinde bulunan nura âşık olmaları ve kendisindeki güzel ahlâkı almalarıdır. Sevginin dilde, işin şekilde kalması veliyi üzer. Âşıkların pîri Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî (k.s) bu üzüntüsünü şöyle dile getirmiştir:
 
Herkes kendi zannınca oldu gönlümün yârı,
Aramadı kimse içimdeki esrârı.[2]
 
____________________________________________

[1] Bkz. Taberânî, el-Kebîr, nr. 11470; İbn Mübarek, Kitabü’z-Zühd, nr. 323; Ebü’ş-Şeyh, Kitabü’l-Azame, nr. 1172; Suyûtî, es-Sağîr, nr. 8015; Heysemî, ez-Zevâid, 10/79
[2] Mesnevî, 6, beyit.



Tüm Yazarlar
2
4
2
5
2
1
4
4
1

8 Kişi Beğendi

Yazarın Son Yazıları

27.8.2013 17:18:25
17.2.2014 11:28:33
25.6.2014 11:41:13
20.1.2015 11:14:09