Buradasınız :  Makaleler/ Zühd Dünyadan Uzaklaşmak mıdır?
Kategori:
Makaleler
451 kez Okunmuş

Zühd Dünyadan Uzaklaşmak mıdır?

 Zühd ve zâhid terimlerinin ortaya çıkması veya zahitçe davranışların gelişmesinin özel bir nedeni var mıdır? Zahitlik dünyadan tamamen uzaklaşmak mıdır?

 

Zühd tavrının ortaya çıkışının kısmen birbirine bağımlı, kısmen de bağımsız olan birden çok sebebi vardır. Her şeyden önce İslam toplumunun yaşadığı çalkantılı olayların bazı insanları böyle bir hayata sevk ettiği göz ardı edilmemelidir. Sahbe hayatına istinad eden bu insanlar, onların âhireti tercih etme tavırlarından etkilenmişler, siyasî şartlar da bunu zorunlu hale getirmiştir. Aslında Kitap ve Sünnet’te bunun temellerini bulmak mümkündür. Hasan el-Basrî’nin ifade ve uyarıları bu hususlara işaret eder.

 

Dünyevîleşme eğilimlerinin hız kazandığı bir zaman diliminde zühde yönelen az sayıda kişinin bu tavırları, onları diğer insanlardan ayırt edici bir vasıf haline gelmiştir. Dünyevileşme eğilimleri olmasaydı da bu insanlar muhtemelen aynı tavrı ortaya koyacaklardı.

 

Bu hususta asla göz ardı edilmemesi gereken şey, insanın yaratılış özellikleridir. Dünyaya karşı mesafeli tavır ve mistik yaklaşımlar, bazı insanlarda yok denecek kadar az, bazı insanlarda ise yoğun olarak bulunmaktadır. Dolayısıyla her insanda aynı oranda olmasa da bazı insanların kendi şahsî özellikleri ve buna bağlı tercihleri etkili olmaktadır. Allah insanları farklı farklı yaratmaya devam ettikçe bu tercihler ve bunun karşısında olan tercihler de varlıklarını sürdürmeye devam edeceklerdir.

 

Zühd, kavram olarak dünya karşısında bir tavır alışın ifadesidir. Bununla beraber her zâhid ve sûfînin bu tavır alıştan anladığı şey aynı olmayabilir. Zühd üzerinden konuşmak gerekirse, zühdü “elde olmayan şeyin gönülde de olmaması” olarak anlayanlar olduğu gibi, dünyalığın “elde de gönülde de olmaması”, “elde olsa da gönülde olmaması” ya da “elde olduğunun farkında bile olunmayacak bir fenâ haline sahip olunması” şeklinde anlayan farklı zâhid ve sûfîler vardır. Tüm bunların dünya karşısındaki tavırları tabiî olarak birbirinden farklı olacaktır. Mesela Şam’da yeme konusunda zühdü öne çıkaracak açlığı tercih eden bir gruba “cûiyye/açlar”, Horasan’da konfora karşı zühdü tercih ederek mağaralarda yaşayan bir gruba da “şikeftiyye/mağarada oturanlar” denildiği bilinmektedir. Ancak bunların karşısında olan zühd ve tasavvuf ehli de vardır. Suriye ve Irak’ta bir terbiye metodu olarak benimsenen oruç dışındaki açlığa Muhâsibî gibi sûfîler karşı çıkarken, Horasan’da sadece zâhid ya da sûfî olarak tanınmayı değil, aynı zamanda tekkelerde bile oturmayı çirkin bulan fütüvvet ve melâmet ehli halktan ayrı yaşamayı uygun görmemişlerdir.

 

Sonraki yüzyıllarda zühdün temel vazgeçme nesnesi olan dünya kavramı, Hâris Muhâsibî tarafından zâhir ve bâtın olarak ikiye ayrılmış, nefis ve kalplerde gizli olan bâtınî yönü üzerinde daha çok durulmuştur. Anadolu’da yaşamış olan Mevlânâ’nın konuyla ilgili yaklaşımına dair sözlerinde bazıları şöyledir: “Dünya nedir? Allah’tan gafil olmaktır. Kumaş, para, ölçüp tartarak ticaret yapmak ve kadın; dünya değildir.” “Din yolunda sarf etmek üzere kazandığın mala Hz. Peygamber (s.a.v) ‘Ne güzel mal’ demiştir.” “Suyun geminin içinde olması gemiyi batırır. Gemi altındaki su ise geminin yüzmesine yardımcı olur…” Bu sözlerden anlaşılan şey şudur: Dünyaya sahip olmak değil, dünyaya kalben esir olmak insanı Allah’tan alıkoyar. Zâhid veya sûfînin hedefi dünyadan el etek çekmek değil, dünyanın kalbini işgal etmesine engel olmaktır.

 

 

Kaynak: Tasavvuf Konusunda Bilinmesi Gereken 88 Soru, Zafer Erginli, S. 99-100. (Beyan Yayınları)


Bu Yazılarda Dikkatinizi Çekebilir